
Ahşap
Ahşap Oyma
Ahşap oyma sanatı, tarih boyunca insanlık kültürünün önemli bir parçası olmuş, hem estetik hem de fonksiyonel değer taşıyan bir zanaattır. Ahşap, doğanın sunduğu en eski ve en doğal malzemelerden biri olarak, hem dayanıklılığı hem de işlenebilirliğiyle sanatçılara geniş bir yaratıcı alan sunmuştur.
Ahşap oyma, sadece bir dekorasyon aracı olarak değil, aynı zamanda insanlık tarihinin izlerini taşıyan, kültürel kimlikleri ve toplumsal değerleri yansıtan bir sanatsal ifade biçimidir.
Ahşap Oymanın Tarihi ve Gelişimi
Ahşap oyma sanatı, ilk olarak insanlık tarihinin en eski dönemlerinde, taş devri insanlarının ahşap objeler ve araçlar yapmaya başlamasıyla ortaya çıkmıştır.
İlk dönemlerde, ahşap malzeme daha çok pratik amaçlarla kullanılsa da zamanla estetik ve süsleme amacıyla da işlenmeye başlanmıştır.
Antik Mısır'da, Yunan ve Roma uygarlıklarında da ahşap oymacılığına rastlanmıştır. Ahşap, bu medeniyetlerde mobilya yapımında, kutsal alanların süslenmesinde ve günlük yaşamın parçası olan birçok eşyanın üretiminde kullanılmıştır.
Orta Çağ’da, özellikle kiliseler ve manastırlarda, ahşap oyma, dini imgelerin ve figürlerin işlendiği önemli bir sanat dalı haline gelmiştir. Bu dönemde, gotik tarzda yapılmış ahşap oymalar, Avrupa'da dini yapıtların dekorasyonunu süslemiş ve ahşap, tanrısal imgelerin betimlenmesinde önemli bir yer tutmuştur.
Rönesans dönemiyle birlikte, ahşap oyma sanatı daha özgür ve bireysel bir ifade biçimi kazanmış, sanatçılar daha farklı temalar ve stilistik yaklaşımlar kullanmışlardır.


Osmanlı İmparatorluğu’nda ise ahşap oyma sanatı, cami, saray, köşk ve diğer yapılarla birlikte büyük bir gelişim göstermiştir. Osmanlı döneminde, özellikle mimari yapılar için yapılan ahşap işçilikleri, mimarinin zenginliğini ve ihtişamını vurgulamak için önemli bir araç olmuştur.
Ahşap oymacılığı, sadece mimari eserlerde değil, aynı zamanda mobilya yapımında da büyük bir öneme sahiptir. Geleneksel Osmanlı mobilya sanatında, desenler ve figürler detaylı bir şekilde işlenmiş, ahşap zengin bir estetik anlayışıyla şekillendirilmiştir.
Ahşap Oymacılığında Kullanılan Teknikler
Ahşap oymacılığı, ustalık gerektiren bir el sanatı olarak, belirli teknikler ve araçlar kullanılarak yapılır. Her bir teknik, farklı bir işleme biçimini ve estetik anlayışını yansıtır. Ahşap oymacılığındaki başlıca teknikler şunlardır:
1. Kesme ve Yontma
En temel ahşap oymacılığı tekniği, ahşabın kesilerek ve yontularak şekil verilmesidir. Bu işlem, daha büyük ve kaba hatların oluşturulmasında kullanılır. Ahşap yontma, oyma işleminin ilk aşamasıdır ve genellikle büyük oymalar için temel şekillerin oluşturulmasında tercih edilir. Yontma işlemi, hem elle hem de çeşitli el aletleriyle yapılabilir.
2. Kaba ve İnce Oymalar
Kaba oymalar, daha basit ve hızlı bir işlem gerektirirken, ince oymalar daha ayrıntılı bir çalışma gerektirir. İnce oymalar, ahşabın üzerine çok küçük ve detaylı şekillerin işlendiği, zaman alıcı ancak oldukça zarif bir tekniktir. İnce oymacılık, genellikle minyatür oymalar, motifler ve simgeler için kullanılır.
Bu teknik, özellikle geleneksel Türk ahşap işçiliğinde, el işçiliğinin zarifliğini ortaya çıkaran bir yöntemdir.
3. Yüzey İşlemesi ve Doku Yaratma
Ahşabın yüzeyine çeşitli dokular eklemek, oymacılık sanatının bir başka önemli yönüdür. Bu işlem, ahşap malzemenin daha estetik ve zarif görünmesini sağlar.
Yüzey işleme, ahşabın doğal dokusunun vurgulanması, desenlerin oluşturulması veya yüzeyin parlatılması amacıyla yapılabilir.
Ahşabın doğal damarları, işleme sırasında dikkate alınarak, daha özgün ve dikkat çekici desenler elde edilebilir.
4. İnce Detaylar ve Motifler
Ahşap oymacılığının en dikkat çekici özelliklerinden biri, ince detayların ve süslemelerin işlenmesidir. Özellikle Türk ahşap oyma sanatında, geometrik motifler, bitkisel desenler, hayvan figürleri ve insan figürleri sıklıkla kullanılmıştır.
Bu motifler, hem estetik değer taşır hem de oymacının sanatsal ifadeyi hangi duygusal ve kültürel anlamlarla harmanladığını gösterir. Osmanlı döneminde kullanılan rumi, hatayi, selvi gibi desenler, ahşap oymacılığının en özgün örneklerini oluşturmuştur.



Ahşap Oymacılığında Kullanılan Aletler
Ahşap oymacılığı, doğru aletlerin kullanımı ile daha verimli ve estetik hale gelir. Geleneksel aletlerin yanı sıra, modern oymacılar günümüz teknolojilerini de kullanarak daha karmaşık ve detaylı çalışmalar yapmaktadırlar. İşte ahşap oymacılığında kullanılan bazı temel aletler:
- Yontma Çekici: Ahşap üzerine büyük şekillerin işlenmesinde kullanılan bu alet, özellikle kabaca şekil vermek için tercih edilir.
- Oyma Bıçakları: İnce oymalar ve detaylı çalışmalar için kullanılan bıçaklar, farklı uç tiplerine sahip olabilir. Bu bıçaklar, genellikle kısa saplı ve çok keskin olurlar.
- Keski: Daha ince ve derin oymalar yapmak için kullanılan keski, özellikle karmaşık desenlerde önemli bir rol oynar.
- Çekiç ve Çekiçleme Aletleri: Oymacılığın temel araçlarından biri olan çekiç, yontma işlemi ve detaylı çalışmalar için gereklidir.
- Raspalar ve Zımparalar: Ahşabın yüzeyini düzleştirmek ve pürüzsüz hale getirmek için kullanılır.

Ahşap Oymanın Modern Yükselişi
Günümüzde, geleneksel ahşap oymacılığı bir sanat formu olarak hala varlığını sürdürmektedir. Ancak, modern teknolojilerin etkisiyle, bu sanat dalı dijitalleşmiş ve bilgisayar destekli tasarım (CAD) ve CNC makineleri gibi yeni yöntemlerle de birleşmiştir. Bu durum, ahşap oymacılığının daha hızlı ve verimli bir şekilde yapılmasına olanak tanımaktadır. Modern oymacılar, geleneksel teknikleri koruyarak, bu eski sanatı modern dünyaya adapte etmeye devam etmektedirler.
Ahşap Oymacılığının Kültürel ve Sanatsal Yeri
Ahşap oyma, sadece bir zanaat değil, aynı zamanda bir kültürün en derin izlerini taşıyan bir sanat dalıdır. Ahşap, toplumların tarihsel ve kültürel köklerine dair ipuçları verir. Ahşap işçiliği, eski uygarlıklardan günümüze kadar birçok toplumda dini, kültürel ve sosyal anlam taşımıştır. Örneğin, Osmanlı İmparatorluğu’nda ahşap oymacılığı, saraylar, camiler, türbeler ve köşklerin süslenmesinde kullanılmış, aynı zamanda halk arasında da farklı ahşap objeler ve mobilyalar üretmek amacıyla yaygın olarak uygulanmıştır.
Türk ahşap oyma sanatı, özellikle Osmanlı döneminde, sanatçılar için bir kimlik oluşturmuş, estetik anlayışını yansıtan özgün eserler meydana getirilmiştir. Bu dönemde, ahşap, zengin ve ayrıntılı motiflerle işlenerek, bir anlam ve değer taşıyan bir sanat formuna dönüşmüştür. Osmanlı’nın ünlü hat sanatı, ahşap oymacılığında da kendine yer bulmuş, çeşitli yazıların ahşap yüzeylere işlenmesiyle bu sanat formu birleşmiştir.

Kısaca...
Ahşap oyma sanatı, sadece bir zanaat değil, insanın doğa ile olan ilişkisini, kültürünü, tarihini ve estetik anlayışını yansıtan derin bir sanattır.
Ahşabın işlenmesi, zamanla daha sofistike ve anlam yüklü hale gelmiş, her dönemin izlerini taşır hale gelmiştir. Ahşap oymacılığı, bu yönüyle hem geçmişi hem de geleceği birleştiren bir sanat formudur ve kültürel mirasın korunmasında önemli bir rol oynamaktadır.
Geleneksel ve modern tekniklerin birleşimiyle ahşap oyma sanatı, her dönemde yeni biçimler alarak, estetik ve kültürel bir değer taşımaya devam etmektedir.

Ahşap Sanatı Detayları ve Teknikleri
Kelimenin aslı, Arapça haşebin (ağaç, kereste) çoğulu olan ahşâbdır ve “herhangi bir imalâtta kullanılmak amacıyla ve yakılmamak üzere ağaçtan kesilmiş yapı malzemesi, kereste” anlamına gelir. Ağacın günlük hayatta kullanılmaya başlaması mimarlık, sanat tarihi ve el sanatlarında ahşap işçiliğinin doğmasına yol açmıştır.
Pazırık kazılarında ele geçen çeşitli parçalar, Orta Asya Türkleri’nin çok eski tarihlerden beri ahşapla ilgilendiklerini ortaya koymuştur. Radloff’un 1865 yılında Altaylar’daki kurganlarda bulduğu ahşap eşya bu konudaki ilk örnekleri oluşturmaktadır. Leningrad Müzesi’nde muhafaza edilen Hunlar’a ait bu eserler arasında, özellikle içi oyulmuş ağaç gövdesinden yapılmış bir lahit ile bazı at koşumları önem taşımaktadır.
İlk İslâm mimarisinin Suriye yöresinden günümüze gelebilen ahşap örneklerinde, akantus ve asma yapraklarından oluşan zengin süslemelerle karşılaşılmaktadır. Müşettâ Sarayı’nın cephesindeki taş kabartmalar, Emevîler’in ve sonra da Abbâsîler’in ahşap eserlerinde pek az değiştirilerek aynen kullanılmıştır. X-XIII. yüzyıl Suriye ve Mısır taş kabartmaları da Fâtımî ahşap eserlerini etkilemiştir. el-Ezher Camii’nin XI. yüzyıla tarihlenen kapısı ile el-Hakîm Camii’ndeki ahşap eserler bunun en canlı örnekleridir.
Selçuklular da ahşapla çok yakından ilgilenmişler, mimaride yapı malzemesi olarak kullandıkları gibi, ahşaptan minber, kürsü, rahle, Kur’an mahfazası, çekmece, sanduka ve sanat değeri yüksek başka eserler meydana getirmişlerdir.
Selçuklular ahşap çalışmalarında daha çok oyma (kabartma), şebekeli oyma ve boyama tekniklerini uygulamışlardır.
Geniş ölçüde kullanılan oyma tekniğinde motifler, ağaç yüzeyi kalemle oyularak kabartma halinde meydana çıkarılmıştır. Bu tür çalışmalar, kalemin çok derine inmesi halinde “derin oyma”, meyilli çalışması halinde de “eğri kesim” diye isimlendirilmektedir. Oyulan sathın düz veya yuvarlak çukurluklar ihtiva edecek şekilde engebeli bırakılışına göre iki gruba ayrılan derin oyma tekniğinde, başlıcaları XII-XIV. yüzyıllara ait Alâeddin Camii, Malatya Ulucamii ve Kayseri Ulucamii minberleri ile Ankara Hacı Bayram Türbesi’nin kapısı, Ankara’da Ahî Şerafeddin’in sandukası ile Siirt Ulucamii, Ankara Arslanhane Camii minberleri, Ankara Kızılbey Camii’nin kapısı ve Birgi Ulucamii’nin pencere kanatları örnek olarak gösterilebilir.
Şebekeli oyma tekniğinde ağaç yüzeyi bütünüyle ortadan kalkmıştır. Ahşap üzerinde çevresi oyulan palmet, lotus ve kıvrık dallardan meydana gelen desenler uçlarından birbirine tutturulmak suretiyle ortaya değişik kompozisyonlar koymuşlardır. Bu teknik genellikle rahle, minber ve kürsü parçaları ile korkuluk levhalarında uygulanmıştır. Selçuklular bazı yapılarında ahşap sütun başlıkları, konsollar ve kirişler üzerine boya ile bezeme yapmak suretiyle yeni bir teknik geliştirmişlerdir. Önemli örnekleri Afyon Ulucamii, Beyşehir Eşrefoğlu Camii, Kastamonu Candaroğlu Mahmud Bey Camii ile Ankara’daki bazı mescidlerde görülen bu teknikte başlıca motifleri yıldız, altıgen, üçgen, stilize edilmiş arabesk, çeşitli çiçekler ve kuşlar meydana getirmektedir.
Selçuklular’ın ahşap işçiliği, Beylikler devrinde de aynı üslûp, teknik ve işçilikle devam etmiştir. XIII. yüzyılın sonlarına doğru, Ankara yöresinde çok gelişmiş bir ahşap sanatıyla karşılaşılmaktadır. Anadolu’nun çeşitli şehirlerindeki eserlerde, Selçuklu geleneğini sürdüren Ankara atölyelerinden yetişmiş Ebûbekir oğlu Muhammed, Mahmud oğlu Nakkaş ve Abdullah oğlu Dâvud gibi ustaların adlarına rastlanmaktadır.
Selçuklular’ın ahşap işçiliğini bir sanat olarak benimsemesi, yapıların mimari elemanlarla bezenmesinden doğmuş, Osmanlılar da bunu en yüksek düzeye ulaştırmışlardır. Anadolu ahşap sanatında tercihen kullanılan ağaçlar ceviz, şimşir, ıhlamur, meşe, elma, armut ve sedir gibi yerli ağaçlarla gül ve abanoz gibi dışarıdan getirilen tropikal ağaçlardır. Osmanlı ahşap ustaları da Selçuklu ve Beylikler devri ustalarını takip ederek oyma, şebekeli oyma ve kündekârî (geçme) tekniklerine ağırlık vermişlerdir.
Osmanlılar, kendilerinden önce bilinen tekniklere yenilik getirmemiş, daha çok değişik üslûplarda göze hoş gelen kompozisyonlar ortaya koymuşlardır. Bununla beraber kündekârîyi geliştirmiş, kakma ve sedef mozaik tekniklerine geniş ölçüde yer vermişlerdir. Bezemelerde rûmî ve palmet kompozisyonlarının yanı sıra bitki motiflerinin de ağırlık kazandığı görülmektedir.
XV. yüzyıl eserlerinde nebatî figürlerden başka kitâbeler ve geometrik motiflerle zenginleştirilmiş daha değişik bir görüntü dikkati çekmektedir. Mimar Hayreddin’in yapısı olan Edirne Beyazıt Camii ile Topkapı Sarayı Hazine Dairesi’nin kapıları ve Ankara Etnografya Müzesi’nde muhafaza edilen çeşitli kapı örnekleri, XV. yüzyılın en önemli ahşap eserleridir.
Osmanlılar oyma ve sedef kakma çalışmalarında dört yapraklı yonca motifini de rûmîli bezemelerin yanında yaygın biçimde kullanmışlardır.
XVI. yüzyıl ahşap işlerinde çiçekli bezeme bütün yüzeyi kaplamış ve rûmîlerle daha karmaşık bir üslûba gidilmiştir. Topkapı Sarayı Bağdat ve Revan köşklerindeki kapılarda görüldüğü gibi, o zamana kadar ahşap sanatında kullanılmayan çintemani motifine de yer verilmiş, fildişi kakma yazı frizleri ile kompozisyon tamamlanmıştır. XVI. yüzyılda, Topkapı Sarayı’nda ahşap üzerine çalışan atölyeler kurulmuş ve buradan pek çok usta yetişmiştir.
XVII-XVIII. yüzyıllarda bazı yenilikler ortaya çıkmış, ahşap eserlere tatbik edilen sedef, bağa ve fildişi gibi elemanlarla daha renkli bir görünüme ulaşılmıştır. Bu yüzyıllarda Avrupa’nın barok ve rokoko üslûpları ahşap işçiliğini de etkilemiş, sedef mozaik tekniği yaygınlaşmıştır. XIX. yüzyılda ahşap üzerine, daha çok tırabzan ayaklarında, dolap kapaklarında, çekmecelerde, tavan göbeklerinde, lambalıklarda ve kavukluklarda görülen Edirnekârî boya bezeme uygulanmıştır.
Ahşap camilerin ilk örnekleri XIII. yüzyılın ikinci yarısında Anadolu’da ortaya çıkmıştır. Afyon Ulucamii, Sivrihisar Ulucamii, Ankara Arslanhane Camii ve Beyşehir Eşrefoğlu Camii ahşap camilerin en güzel örnekleridir. Ahşap cami ve mescidlerde kirişleme tavanlar yine ahşap sütunlarla desteklenmiş, üzerlerine de ahşap mimari detaylarının en gösterişli unsurları olan skalaktitli ve zengin süslemeli başlıklar yerleştirilmiştir.
Ahşap, ahşap camilerden başka sivil mimaride de geniş ölçüde kullanılmıştır. İstanbul’daki yalılar, konaklar ve köşklerin yanı sıra Ankara, Kütahya, Kula, Safranbolu, Mudurnu evleri ahşap yapı sanatının en güzel örneklerini teşkil etmektedir. Bunlar, ahşap çatma üzerine iki taraflı çakılmış tahtalarla duvarları oluşturulan ve genellikle yalnız iç yüzden alçıyla sıvanan bağdâdî yapılardır. Bu tür yapılar arasında Amcazâde Hüseyin Paşa Yalısı ile Emirgân’daki Şerifler Yalısı, tavanlarındaki ince marangozluk ve nakkaşlık mahareti açısından da ün yapmışlardır.
https://islamansiklopedisi.org.tr/ahsap
XIV-XIX. yüzyıllar arasında Osmanlı ahşap işlerinde “edirnekârî” veya “Edirne işi” diye adlandırılan gelişmiş bir bezeme tekniği görülmektedir. İlk defa Edirne’de ortaya çıkan ve Edirneli sanatçıların elinde başlı başına bir özellik kazanan bu teknik daha sonra İstanbul, Bursa, Diyarbakır ve Erzurum başta olmak üzere Anadolu’nun birçok yerinde yaygın biçimde uygulanmıştır. Özellikle Edirne ve İstanbul’da atölyeler kurulmuş ve sanatçılar kolektif olarak çalışmışlardır; bundan dolayı eserlerin çoğunda sanatçı imzası bulunmamaktadır. Edirnekârî özellikle ahşap eserlerde, tırabzan ayaklarında, dolap kapaklarında, çekmecelerde, tavanlarda, lambalıklarda, kavukluklarda, sini (sofra) ve şamdan altlıklarında, duvar saati kutularında, hokkalarda, her cins rubu‘ tahtalarında, menşur mahfazalarında, yazı takımlarında, cep ve koyun kuburlarında uygulanmış, mukavva ve deri eşya üzerinde, cilt kapaklarında da kullanıldığı görülmüştür. Edirnekârî bezemeler, ahşap işlerinde oymalarla süslenmiş veya düz bırakılmış zeminler üzerine tatbik edilmiştir. Geometrik motiflere çok az yer verilmiş, özellikle bu tekniğin revaçta olduğu geç devirlerde rûmî gibi klasik motiflerin yanı sıra Avrupa’nın etkisiyle biçimlenen barok ve rokoko üslûplarında lâle, sümbül, karanfil, çiçek buketi ve çeşitli meyve motifleri tercih edilmiştir. Bu arada yer yer gölge veren renklerle çiçeklere boyut da kazandırılmıştır.
Edirnekârî bezemeli ahşap eserlerde oyma tekniği daha çok sini altlıklarında, kavukluklarda, tavanlarda ve tırabzan ayaklarında uygulanmıştır. Sini altlıkları tamamıyla Edirne’ye has bir oyma tekniğinde yapılmış, çok köşeli alt kısmın üzerine düz ve bezemesiz bir tahta oturtularak yan cephelerde oyma motifler belirli aralıklarla tekrarlanmıştır. Kavukluklarda zemin yeşil renge boyanmış, üzerine altın yaldızla çiçekler yapılmış, ayrıca küçük bir çerçeve içerisine de “mâşallah” yazılmıştır. Edirne evlerinin en belirgin özelliği olan tavanlarda XIX. yüzyıldan itibaren rokoko üslûbu hâkim olmuş ve bitkisel motiflere geniş yer verilmiştir. Edirne’de bu üslûpta yapılmış en eski eseri bulmak çok güçtür; Edirne Sarayı’nda, Cihannümâ Kasrı’nda ve Kum Kasrı’ndaki edirnekârî tavanlar günümüze ulaşmamıştır.
Oyma motifli edirnekârî ahşap işlerinin en güzel örnekleri tırabzan ayaklarında görülür. Bunlarda oyma veya alçak kabartma olarak bütün yüzeyler bitkisel motiflerle süslenmiş, parlak renklerle boyanmıştır. Bunun yanı sıra Edirne Müzesi’nde pek çok örneği görülen divanlar, pencere pervazları, yüklükler ve köşe dolapları da açık yeşil, kirli sarı, mavi renklerde bitkisel motiflerle bezenmiştir.
Ahşap eserlerde daha çok altın yaldız, yeşil, susam yeşili, mor, sarı, safran, kahverengi ve kırmızı renkler değişik tonlarda bitkisel bezeme üzerinde kullanılmıştır.
Edirnekârî yazı çekmeceleri de XVIII-XIX. yüzyıllarda çok meşhur olmuştur. Bu çekmecelerin yapılışlarındaki incelik, boyalarındaki parlaklık ve uyum dikkat çekmektedir. Bazılarının kapaklarına madenî parçalar yerleştirilmiş, böylece ahşap ve maden birleştirilerek daha güzel bir görünüm sağlanmıştır. Edirne Müzesi’ndeki 1283, 1286 ve 1288 envanter numaralarına kayıtlı eserler bu türdeki en güzel örnekler arasındadır.
Kökeni Osmanlı saray nakkaşlığına ve tezhipçiliğine dayanan bu bezeme tekniği yer yer halk sanatına da yaklaşmıştır. Edirnekârî lake kap ve kutular Edirne’de özellik kazanmış, ülkenin birçok yerinde de kopya edilmiştir. Bununla beraber Edirne’de yapılanlardaki sadelik ve sanat olgunluğu diğerlerinde görülmemekte, ancak İstanbul’da yapılanların da nisbeten itinalı oldukları dikkat çekmektedir.
Ahşabın yanı sıra cilt kapaklarında da edirnekârî kullanılmış ve bezemeler vernikle parlatılarak ortaya daha gösterişli eserler çıkarılmıştır. Ciltlerdeki edirnekârî çiçek ve buketler ilk bakışta kaba görünürlerse de terkip ve renk hususlarında büyük bir olgunluğa erişmişlerdir.
XVIII. yüzyıldan itibaren dinî ve tasavvufî eserlerin baş ve sonralarındaki sayfaların edirnekârî üslûpta çiçek ve buketlerle bezenmesi de âdet haline gelmiştir. Günümüze ulaşabilen en eski örnekler III. Murad döneminde (1574-1598) yapılmış ciltlerdir. Yûsuf-i Mısrî, Ali Üsküdarî, Seyyid Ahmed, Mustafa Edirnevî, Mustafa Nakşî, Seyyid Mustafa, Seyyid Hâfız isimleri bilinen edirnekârî cilt ve tezhip ustalarıdır.
Bunların yanı sıra Topkapı Sarayı Müzesi III. Ahmed Kütüphanesi’nde 2653 envanter numaralı Sultan III. Ahmed’in tuğrasını taşıyan albümün lake kapağı 1140 (1727-28) tarihli olup Ahmed adlı bir sanatkârın elinden çıkmıştır. Hacı Ömer adlı ustanın XVIII. yüzyılın sonlarına ve XIX. yüzyılın başlarına ait rokoko çekmeceleri de edirnekârî üslûbun en güzel örnekleri arasındadır. Bunların yanı sıra Hâşim Dede, Hacı Dede, Hacı İbrâhim, Mehmed Şükrü, Seyyid ve Edirnevî Mustafa, Mehmed Vehbi, Derviş Safâyî, Nasuhzâde Kalenderoğlu, Zihnizâde tanınmış sanatçılardır.
https://islamansiklopedisi.org.tr/edirnekari
Kelimenin aslı Farsça kendekârî olup heykeltıraşlık, hakkâklık, kalemkârlık gibi plastik sanatları adlandırır (kendîden “oymak, kesmek”; kârî “iş, çalışma; tarz”). Osmanlıca’da kendekârîye daha çok “kalemkârî” anlamı verilirken yine Farsça künde (tomruk, masif ağaç kütlesi) kelimesinden etkilenilerek bir kündekârî terimi ortaya çıkarılmış ve genelde ince marangozluk kapsamına giren ahşap sanatları, özelde de aşağıda anlatılacak olan dekoratif doğramacılık sanatı için kullanılmıştır.
Kündekârî sekizgen, beşgen, yıldız gibi geometrik şekillerde kesilmiş küçük ahşap parçalarının çivi ve tutkal yardımı olmaksızın yalnızca birbirlerine geçirilmeleriyle düz yüzeyler elde etmeyi amaçlayan bir tekniktir. Böylece nem ve ısı değişikliği sebebiyle yekpâre ağaç levhalarda görülen eğrilme ve çarpılmalar önlenir. Tercih edilen ağaç türleri öncelikle ceviz, meşe, şimşir, armut, abanoz ve gül ağacıdır. Tekniğin temeli küçük ağaç parçalarının damarları, dolayısıyla eğrilme yönleri birbirine zıt gelecek şekilde yivler ve girinti-çıkıntılarla birleştirilmesi esasına dayanır. Genellikle parçaları çerçeveye alan çıtalarla kenar tahtaları ve göbekler oyma-kabartma arabesk motiflerle, bazen de sedef kakmalarla süslenmiştir.
Daha çok kapı, pencere ve dolap kanatlarıyla minber ve kürsülerde uygulanan kündekârînin en güzel örnekleri XII. yüzyılda Mısır, Suriye-Filistin ve Anadolu’da hâkim olan Türk-İslâm sanatlarında, sonraki yüzyıllarda ise sadece Anadolu’da görülür (XVI. yüzyıla kadar). Erken örneklerin başlıcaları arasında Suriye-Mısır’da Seyyide Nefîse Hatun (1138-1145) ve Seyyide Rukıyye (1155) camilerinin mihrapları ile Sâlih Talâi‘ Camii’nin kapısı (1160), Eyyûbî dönemine tarihlenen İmam Şâfiî’nin sandukası (1211), Melik Sâlih Türbesi’nin kapısı (1249-1250) ve İbn Tolun Camii’nde Sultan Lâçin’in minberi (1296) bulunmaktadır. Anadolu’daki erken örnekler arasında da Konya Alâeddin Camii (1155-1156), Aksaray Ulucamii (XII. yüzyıl), Harput Sâre Hatun Camii (XII. yüzyıl), Siirt Ulucamii (XIII. yüzyıl), Birgi Ulucamii (1322), Malatya Ulucamii (1376-1377), Bursa Ulucamii (1399), Manisa İvaz Paşa Camii (1484) ve Niğde Sungur Bey Camii (XVI. yüzyıl) minberleri yer almaktadır.
Kündekârînin yine aynı zaman sürecinde ve daha çok Anadolu’da uygulanan üç taklit tarzı (literatürde sahte/yalancı kündekârî) bulunmaktadır. Ancak bunların yapılışı gerçek kündekârîden daha kolay değildir; taklit denilmelerinin sebebi sadece ona benzetilmiş olmalarıdır.
1. Çakma-kabartma kündekârî
Bu teknikte ahşap levhalar üzerine içleri yine genelde arabesk motiflerle doldurulan geometrik şekiller kabartma olarak ve birbirinden ayrık biçimde işlenmiş, aralarına ayrıca hazırlanan çerçeve çıtaları çivilerle çakılmıştır. Bu tekniğin başlıca örnekleri Ankara Alâeddin Camii (1197-1198), Kayseri Ulucamii (1205), Kayseri Huand Hatun Camii (1237), Ankara Kızılbey Camii (XIII. yüzyıl), Divriği Ulucamii (1228-1229) ve Ankara Arslanhane Camii (1289-1290) minberleriyle Kastamonu Candaroğlu Mahmud Bey Camii’nin (1366) kapısıdır.
2. Çakma-yapıştırma kündekârî
Kündekârî görünümü veren bütün parçalar ayrı ayrı hazırlanıp ahşap levha üzerine tutkal ve çivi yardımıyla tesbit edilmiştir. Başlıca örnekler Ankara Ahî Elvan Camii’nin minberi (1382), Merzifon Çelebi Sultan Medresesi’nin dış kapısı (XV. yüzyıl) ve Amasya Mehmed Paşa Camii’nin (1495) kapısıdır.
3. Kabartma kündekârî
Ahşap levha kündekârî izlenimi verecek şekilde kabartmalarla süslenmiştir. Aslında teknik açıdan kündekârî ile en küçük bir ilişkisi bulunmadığı halde bu adla anılmasının sebebi sadece görünüm itibariyle ona benzemesidir. Bu tarzda kabartmaların yüksekliği diğerlerine oranla daha düşük seviyededir. Kayseri Ulucamii (1205), Ankara Hoca Paşa Camii (XIII. yüzyıl), Karamanoğlu İbrâhim Bey İmareti (XIII. yüzyıl), Ermenek Akmescid (1300) ve Beyhekim Mescidi (XIII. yüzyıl) kapıları bu teknikte yapılmış eserler arasındadır. Taklit kündekârî tekniklerinin her üçünde de yekpâre levha kullanıldığı için zamanla çatlama ve yarılmalar meydana gelmiştir.
https://islamansiklopedisi.org.tr/kundekari






































