
Deri
Deri Sanatının Derinlikleri ve Zengin Perspektifleri
Deri sanatı, insanlık tarihinin en eski zanaat ve sanat formlarından biridir. Doğal bir malzeme olan deri, dayanıklılığı, esnekliği ve işlenebilirliği sayesinde hem işlevsel hem de estetik amaçlarla kullanılmıştır. İlk insanlardan günümüze kadar süregelen bu gelenek, farklı coğrafyalarda ve kültürlerde çeşitli teknikler ve stillerle zenginleşerek sanat dünyasında özel bir yere sahip olmuştur.
Tarihsel Gelişim
Deri işçiliği, avcılık ve toplayıcılıkla geçinen ilk insanların hayvan postlarını giysi, barınak ve alet yapmak için kullanmasıyla başlamıştır.
Zamanla deri, işlenerek daha dayanıklı ve estetik bir hale getirilmiş, bu da hem gündelik hem de törensel kullanımlarda çeşitliliğe yol açmıştır. Eski Mısır'da deri, sandalet ve çadır yapımında kullanılırken; Mezopotamya'da yazıtlar için pergament olarak işlenmiştir.
Antik Roma'da ise deri zırhlar, askerî teçhizatın temel malzemesi olmuştur.
Orta Çağ Avrupa'sında deri işçiliği, özellikle kitap ciltçiliği ve mobilya kaplamacılığında önemli bir rol oynamıştır.
Osmanlı İmparatorluğu'nda deri sanatı, özellikle zengin işlemeli kılıflar, kemerler ve sandıklarla estetik bir zirveye ulaşmıştır. İslam dünyasında deri üzerine yapılan tezhip ve hat sanatı, bu malzemenin manevi bir boyut kazanmasını sağlamıştır.


Kullanılan Malzemeler ve Teknikler
Deri sanatı, kullanılan malzeme ve tekniklerin çeşitliliğiyle dikkat çeker. Hayvan derileri arasında sığır, koyun, keçi ve deve derisi yaygın olarak tercih edilirken, egzotik deriler (yılan, timsah, balık derisi gibi) daha nadir ve özel kullanım alanlarına sahiptir. Derinin işlenmesi süreci, malzemenin dayanıklılığını ve estetik kalitesini belirleyen önemli bir aşamadır.
1. Tabaklama
Derinin çürümesini önlemek ve dayanıklılığını artırmak için uygulanan bir işlemdir. Bitkisel tabaklama, doğal tanninler kullanılarak yapılırken; krom tabaklama modern bir yöntemdir.
2. Baskı ve Kabartma
Deri yüzeyine desen veya motifler kazıma, kabartma veya damgalama teknikleriyle işlenir. Bu teknikler, deri ürünlere karakteristik bir estetik kazandırır.
3. Boyama
Doğal veya sentetik boyalar kullanılarak deriye renk ve desen eklenir. Bu işlem, sanatçının hayal gücünü ifade etmesi için geniş bir alan sunar.
4. Dikiş ve Birleştirme
Deri parçalarının birleştirilmesi için el dikişi veya makine dikişi kullanılır. El işçiliği, ürünlere özgünlük ve yüksek kalite katarken, makine dikişi seri üretimde tercih edilir.
Kültürel ve Sanatsal Yansımalar
Deri sanatı, kültürlerin kimliğini yansıtan önemli bir araç olmuştur. Her kültür, deri üzerinde kendi hikayesini, inancını ve estetik anlayışını ifade etmiştir. Örneğin:
- Amerikan Yerli Sanatı: Kızılderililer, deri üzerinde boyama ve boncuk işleme teknikleriyle kültürel miraslarını ifade etmişlerdir. Mokasen ayakkabılar, tören kıyafetleri ve savaş kalkanları bu sanatın örneklerindendir.
- İslam Sanatı: İslam dünyasında deri, el yazması Kur'an-ı Kerim ciltlerinde, işlemeli kılıflarda ve mobilya süslemelerinde sıkça kullanılmıştır. Motiflerde geometrik desenler ve bitkisel süslemeler öne çıkar.
- Asya Deri Sanatı: Çin ve Japonya'da deri, özellikle zırh yapımında kullanılmış; Hindistan'da ise deri işlemeleri, geleneksel giysi ve aksesuarların ayrılmaz bir parçası olmuştur.
Modern Deri Sanatı ve Tasarımı
Günümüzde deri sanatı, geleneksel tekniklerin yanı sıra modern teknolojilerle de şekillenmektedir. Lazer kesim, dijital baskı ve 3D şekillendirme gibi yenilikçi yöntemler, derinin kullanım alanlarını genişletmiştir. Deri sanatı, moda tasarımı, mobilya, aksesuar ve iç mekan dekorasyonu gibi farklı disiplinlerde güçlü bir varlık göstermektedir.
Modern deri sanatçıları, geri dönüşüm malzemeleri kullanarak sürdürülebilirlik mesajı verirken, aynı zamanda estetik kaygıyı da ön planda tutmaktadır. Örneğin, atık deri parçalarının kolaj yöntemiyle birleştirilerek yeni ürünlere dönüştürülmesi, bu alandaki yaratıcı yaklaşımlardan biridir.

Deri Sanatında Sürdürülebilirlik ve Etik
Deri sanatı, çevresel etkileri ve hayvan hakları ile ilgili tartışmaların merkezinde yer almaktadır. Sürdürülebilirlik, bu alanda giderek daha fazla önem kazanmaktadır. Bitkisel tabaklama yöntemlerinin teşvik edilmesi, geri dönüştürülmüş deri kullanımı ve vegan deri alternatiflerinin geliştirilmesi, bu alandaki etik sorunlara çözüm sunmaktadır.
Teknolojinin Deri Sanatına Etkisi
Teknolojinin ilerlemesi, deri sanatında çığır açmıştır. Lazer kesim ve kazıma, yüksek hassasiyetle karmaşık desenlerin oluşturulmasını sağlar. Ayrıca, akıllı tekstillerin bir parçası olarak deri, giyilebilir teknoloji ürünlerine entegre edilebilmektedir. Örneğin, deri yüzeyine entegre edilmiş LED ışıklar veya sensörler, hem estetik hem de işlevsel bir boyut katmaktadır.


Kısaca...
Deri sanatı, tarih boyunca hem işlevsel hem de sanatsal bir değer taşıyarak kültürlerin ayrılmaz bir parçası olmuştur. Geleneksel teknikler ve modern yenilikler arasındaki denge, bu sanatın gelecekte de güçlü bir ifade aracı olacağını göstermektedir. Her bir deri parçası, hem geçmişin izlerini hem de geleceğin yaratıcılığını yansıtan bir tuval olarak değerlidir.
Deri Sanatı Detayları
Batı Türkçesi’nde deri şeklinde telaffuz edilen kelimenin aslı teri/tiridir (Clauson, s. 531). Bütün göçebe toplumların hayatında birtakım kolaylıklar sağlayan derinin tabaklanıp kullanılması, Türkçe’nin deri eşya ve tabaklama ile ilgili kelimeler bakımından zengin bir dil oluşunun da gösterdiği gibi Türkler’de de çok eskiye dayanır. Bugün dahi derinin yörüklerin hayatında önemli bir yeri vardır. Özellikle kışın giyilen çarık ve gocuklarda, dağarcık olarak bazı eşyanın konulmasında, peynir, tereyağı, bal ve pekmez tulumlarının yapılmasında, su taşınmasında ve yağ elde edilmesinde kullanılmaktadır. Su tuluklarıyla yağ çıkarmada yayık olarak kullanılan ve Toros göçerleri arasında yannık denilen (muhtemelen yağlıktan bozma) deri kaplar, halen palamut kabuğu ile tabaklanmış deriden yapılmaktadır.
Derinin işlenerek kullanılması tekstilden çok öncedir ve tarihçesi ilk insanla başlamıştır denilebilir. Nitekim Eski Ahid’e göre Allah Âdem ve Havvâ’ya deriden gömlek giydirmiştir (Tekvîn, 3/21). Eski ve Yeni Ahid’in birçok yerinde elbise, kemer, ayakkabı, tulum, dağarcık gibi deri eşyadan bahsedilir. Ahid sandığının muhafaza edildiği seyyar mâbedin üzeri deri ile örtülmüş ve mefruşatının çoğu deriden yapılmıştır (Sayılar, 4/6 vd.).
Kur’an, insanlara göç ve ikametleri sırasında büyük kolaylık sağlayan deri çadırları şükrü gerektiren nimetler arasında sayar (bk. en-Nahl 16/80). Bilhassa göçebe Araplar kaş‘ ve tırâf denilen deriden yapılmış çadırlar kullanırlardı; ham deriden ve küçük olan kaş‘ fakirlere, tabaklanmış deriden ve büyük olan tırâf ise zenginlere mahsustu (Mahmûd Şükrî el-Âlûsî, III, 393-394). Panayırlarda gösteri için ve savaş alanlarında kumanda merkezi olarak kırmızı deriden büyük çadırlar kurulurdu. Ukâz panayırında kurulan bu tür çadırlarda ünlü şairler şiirlerini inşad ederlerdi (Cevâd Ali, V, 7).
Kâğıdın icadına kadar deri çok uzun bir süre yazı malzemesi olarak da kullanılmıştır. Kur’an’da “rakk” (ince deriden yapılmış parşömen) üzerine yazılı kitaba yemin edilir (et-Tûr 52/3). Âyet ve hadislerin ilk kaydedilişlerinde derinin kullanıldığı muhakkaktır ve günümüze ulaşan en eski mushaflarla halen Topkapı Sarayı Emânât-ı Mukaddese Dairesi’nde muhafaza edilen Hz. Peygamber’in Mukavkıs’a gönderdiği mektup bunun açık bir delilidir. Sâsânîler’de vergi memurları kayıtlarını beyaz deriler üzerine tutarlar ve kisrâya arzederlerdi. Deri defterlerin kokusundan rahatsız olan kisrâ, bunların gül suyu ve za‘feranla sarartılmasını istemişti (Belâzürî, s. 450).
İbnü’n-Nedîm İranlılar’ın manda, sığır ve koyun gibi hayvanların derilerini yazı malzemesi olarak kullandıklarını söyler (el-Fihrist, s. 22). Emevîler döneminde divan kayıtları tomar halinde deriler üzerine tutulmuştur. Seffâh’ın veziri Hâlid b. Bermek deri sayfaları kitap şeklinde ciltletmiş ve bu uygulama Hârûnürreşîd’in veziri Ca‘fer b. Yahyâ el-Bermekî’nin kâğıttan defter yaptırmasına kadar devam etmiştir.
Derinin tabaklanmasına dair ilk bilgilere, Mısır’da erken dönem hânedanlarından kalan kayıtlarda rastlanmaktadır. Kitâb-ı Mukaddes’te deri eşyadan çokça söz edilmesine rağmen bu hususta bir açıklama yoktur. Yahudi şeriat kitabı Talmud’da ise bazı hükümler bulunmakta ve bunlardan debbağların toplumun aşağı seviyesinde kimseler olarak kabul edildikleri, tabakhânelerin pis kokuları sebebiyle eski Yunan ve Roma’da da olduğu gibi yerleşim merkezlerinden uzakta kurulmasının istendiği, burada çalışanların -ne kadar temiz olurlarsa olsunlar- üzerlerine sinen koku sebebiyle toplu ibadet ve festivallere katılmaktan menedildikleri ve kısa bir dönem için de olsa bu işi yapanların daha yüksek görevlere getirilmediği öğrenilmektedir. Talmud, dünyanın ne attarsız ne de debbağsız olabileceğini söyler ve birincisi için “ne mutlu”, ikincisi için ise “ne yazık” der. Talmud’a göre tabaklama işinde çalışma veya bunun için hayvan dışkısı satma, evlilikten önce veya sonra başlanmış olması farketmeksizin boşanma sebebidir. Önceden kocasının mesleğine tahammül edeceğine dair söz veren bir kadın dahi sonradan boşanma isteğinde bulunabilir (EJd., X, 1536 vd.).
Derinin tabaklanması (dibâgat) Araplar’ca Câhiliye döneminden beri bilinmekteydi ve Arabistan yarımadasında dericiliğin gelişmiş olduğu, Hz. Peygamber’in sağlığında fethedilen Yemen tarafındaki Cüreş, Havlân’ın küçük bir beldesi olan Sa‘de ve Tâif gibi yerleşim merkezleri bulunuyordu. Bunlardan özellikle Cüreş ünlüydü ve burada işlenen deriler “Cüreş derisi” adıyla anılırdı. Hasan b. Ahmed el-Hemedânî, Ṣıfatü Cezîreti’l-ʿArab adlı eserinde bu yerleri “beledü’d-debbâğ” olarak zikretmektedir (s. 98, 248, 260). Yâkūt el-Hamevî de Tâif vadilerinin birinden, tabaklama artıklarının atıldığı pis kokan bir yer olarak söz eder (Muʿcemü’l-büldân, VI, 9). Mekke de dericiliğin gelişmiş olduğu yerlerdendi. Akīk vadisinden getirilen karaz (selem ağacının [acacia asak, acacia flava] meyve ve yaprağı veya küstümotu [mimosa nilotica]), burada bulunan ve bazı rivayetlerde çok büyük olduklarından söz edilen taş değirmenlerde ezilerek deri tabaklama işi için kullanıma hazırlanırdı. İbn Hişâm’ın kaydettiğine göre Habeşistan’a hicret eden sahâbîlerin iadesini istemek üzere giden Kureyş heyetinin Habeş Hükümdarı Ashame’ye götürdüğü hediyeler içinde onun en beğendiği şey Mekke’de tabaklanmış derilerdi (es-Sîre, I, 334).
Hz. Peygamber, Mekke’de kıtlık olduğu zaman buraya Medine mahsulü hurma göndermiş ve karşılığında da deri talep etmişti (Serahsî, X, 92).
Ashap içinde mesleği dericilik olanlar vardı (Huzâî, s. 736) ve Mescid-i Nebevî’nin müezzinlerinden Sa‘d el-Karaz’a da muhtemelen karaz alıp sattığı için bu isim verilmişti (İbn Abdülber, II, 54; İbn Hacer, II, 29). Hz. Peygamber’in hanımlarından Sevde bint Zem‘a ve Zeyneb bint Cahş dericilikte mahirdiler. Sevde Tâif tarzı deri işlemeyi biliyordu (İbn Hacer, IV, 286); Zeyneb de Hz. Âişe’nin rivayetine göre el sanatlarında usta bir hanımdı; deri tabaklar, sonra onu işleyip satarak elde ettiği parayı Allah yolunda harcardı (İbn Sa‘d, VIII, 108; İbn Hacer, IV, 314). Dericilikte sadece karaz kullanılmıyordu; çölde yetişen daha başka ağaç ve otlardan, nar kabuğundan ve şaptan da deri tabaklamada faydalanılıyordu. Kırmızı kökleri olan ve erṭâ’ denilen bir kum bitkisiyle tabaklanmış derilere me’rût, ertî veya edîm martî deniliyordu.
Çok geniş bir kullanım alanı olmasından dolayı Câhiliye devrinde kurulan panayırlarda en önemli ticaret mallarından biri deriydi. Çadır yapımında, su ve her tür sıvının muhafazası için gerekli olan tulum ve tuluklarda, ayakkabı, mest ve çizme gibi giyim eşyasında, eyer ve koşum takımlarında, mefruşatta deri çokça kullanılmaktaydı. Hz. Peygamber’in yatağı, içerisine hurma lifi doldurulmuş deridendi (Buhârî, “Riḳāḳ”, 17; İbn Mâce, “Zühd”, 11; Ebû Dâvûd, “Libâs”, 43; Tirmizî, “Libâs”, 27); ayrıca “içi hurma lifiyle doldurulmuş deri yastık” tabiri hadislerde çokça geçer (bk. Wensinck, el-Muʿcem, “edm” md.).
Demircinin körüğünden şarkı söyleyen “kayne”lerin deflerine ve askerlerin kalkanlarına kadar derinin kullanıldığı daha pek çok alan vardı. Hatta bir ara Hz. Ömer deriden para (dirhem) basmayı dahi düşünmüş, ancak kendisine bunu yaptığı takdirde deve neslinin tükeneceği hatırlatılınca tasavvurundan vazgeçmiştir (Belâzürî, s. 456). Bu sebeple deri ve deri eşya ile ilgili literatür açısından Arapça oldukça zengindir. Birkaçı müstesna kara memelilerinin tamamının, bazı balıkların ve kunduz gibi suda yaşamayı seven kara hayvanlarının derisinden, tilki, leopar gibi hayvanların da kürklerinden faydalanılmıştır. Hz. Ali’nin torunlarından Hasan kunduz derisi eyer kullanırdı (Buhârî, “Ẕebâʾiḥ”, 12). Büyük tâbiîn âlimi Şa‘bî aslan postunda oturur, samur ve tilki kürkünden kaftan giyerdi (İbn Sa‘d, VI, 253-254).
Dericilik pek fazla bir değişikliğe uğramadan sonraki asırlarda da devam etmiştir. İslâm dünyasının her tarafındaki büyük merkezlerde bu sanatla uğraşanlar mutlaka vardı. Kurtuba ve Fas, bazı tabaklama tekniklerinin geliştiği ve Avrupa’ya intikal edip yayıldığı yerler olmuştur. Batı’da halen bazı deri çeşitleri için kullanılan “cordovan” ve “moroccan, maroquin (maroken)” tabirleri bu şehir isimlerinden türetilmiştir. Kahire ve Halep de deri sanayiinin geliştiği merkezlerdendi; XIII. yüzyılda Halep tabakhânelerinden alınan vergilerin buradaki diğer sınaî kuruluşların vergilerinin toplamından daha fazla olduğu bilinmektedir. İslâm dünyasında dericiliğe dayalı birçok el sanatı gelişmişti ve bunlardan biri de ciltçilikti. Özellikle yiyecek ve içecek maddelerinin muhafaza edildiği kapların büyük bir kısmı deriden yapıldığı için dericiler, muhtesipler tarafından kontrol edilen birtakım kaidelere riayet etmek zorundaydılar. Ziyâeddin Muhammed b. Muhammed el-Kureşî (İbnü’l-Uhuvve), Meʿâlimü’l-ḳırbe fî aḥkâmi’l-ḥisbe adlı eserinde bu konuya bir bab ayırmıştır (s. 229-230).
Deri ile İlgili Fıkhî Hükümler
Çok eski devirlerden beri giyim eşyası olarak ve başka maksatlarla çok yaygın bir kullanım alanına sahip bulunan deri, temizlenmesi ve kendisinden faydalanılması bakımından fıkhın ilgi alanına girmiştir.
İslâm hukukçularının büyük çoğunluğu, Kur’ân-ı Kerîm’de (el-Bakara 2/173; el-Mâide 5/3, 60; el-En‘âm 6/145; en-Nahl 16/115) etinin kullanılması yasaklanan domuzun derisinin de bu yasağa dahil olduğu ve herhangi bir tabaklama işleminden sonra bile kullanılamayacağı görüşünü benimsemiştir. Hanefî fakihlerinden Ebû Yûsuf ile Mâlikîler’den Sahnûn ve Ebû Muhammed İbn Abdülhakem’e göre domuz derisi tabaklanmak suretiyle temizlenir ve kullanılabilir. Diğer derilerin kullanılması ise hayvanın necis sayılıp sayılmamasına, etinin yenip yenmemesine, ölüm şekline ve derisinin tabaklanıp tabaklanmamasına bağlı olarak mezhepler tarafından farklı şekillerde değerlendirilmiştir.
Eti yenen hayvanların usulüne göre kesilmesi halinde eti gibi derisinin de dinî bakımdan temiz sayılacağı ve tabaklamaya gerek kalmadan kullanılabileceği hususunda mezhepler görüş birliği içindedirler. Ölmüş veya usulüne göre kesilmediği için bu hükümde olan hayvan derisinin tabaklanmadan kullanılamayacağı konusunda da ittifak vardır.
Hayvan derilerinin kullanılması hususunda en geniş yorumu yapan Hanefî fakihlerine göre eti yensin veya yenmesin domuz dışındaki bütün hayvanların derileri kullanılır. Bir hayvan canlı iken kesilmişse derisini tabaklamaya gerek yoktur. Ölü olarak bulunan hayvanların derileri ise ancak tabaklanarak kullanılır. Bazı hadislerde ölmüş hayvan etinin yenilmesinin haram, derisinden faydalanmanın câiz olduğu ifade edilirken başka hadislerde tabaklamanın deriyi temizlediği bildirilmiştir (Buhârî, “Büyûʿ”, 10; Müslim, “Ḥayıż”, 100, 105; Ebû Dâvûd, “Libâs”, 41; Tirmizî, “Libâs”, 7; Nesâî, “Ferʿ ve’l-ʿatîre”, 4). Bu hadisleri birlikte değerlendiren fakihler, ölü hayvan derisinin tabaklanmakla temizleneceği sonucuna varmışlardır.
Şâfiîler, ölmüş hayvanlarda olduğu gibi eti yenmeyen hayvanların derilerinin de kesimle değil ancak tabaklanma ile temiz hale geleceğini ileri sürmekte, bu arada derisinin hiçbir şekilde kullanılmayacağını kabul ettikleri domuza köpeği de eklemektedirler. Hanbelî mezhebi ile Mâlikî âlimlerinin çoğunluğuna göre de eti yenmeyen hayvanların derisi kesimle temiz hale gelmez. Ancak bazı Mâlikî fakihleri bu hükmü yalnız domuza hasrederek haram oluşunda ihtilâf bulunan veya mekruh sayılan hayvanların derilerinin kesimle temiz sayılacağı görüşündedirler. Öte yandan Şâfiî ve Hanbelî mezheplerine göre eti yenmeyen hayvanları derisinden faydalanmak için kesmek câiz değildir; Ebû Hanîfe ve İmam Mâlik’e göre ise câizdir.
Hanbelî ve Mâlikî mezheplerinde hâkim görüşe göre ölü hayvanların derileri tabaklanma suretiyle temizlenmez; çünkü Hz. Peygamber, vefatından kısa bir süre önce ölü hayvan derilerinin kullanılmasını yasaklamıştır (Müsned, IV, 310; İbn Mâce, “Libâs”, 26; Ebû Dâvûd, “Libâs”, 39; Tirmizî, “Libâs”, 7). Ancak tabaklamanın deriyi temizlediğine dair daha önce zikredilen hadislerin sahih oluşuna karşılık muhaddisler bu hadisin delil olarak kullanılmasına engel teşkil edecek illetler taşıdığını belirtmişlerdir (Tirmizî, “Libâs”, 7; Azîmâbâdî, XI, 185-187). Her iki mezhebe göre de ölü hayvan derisinin temiz sayılmamakla birlikte tabaklandıktan sonra üzerine oturmak veya kap yaparak içine kuru yiyecek koymak gibi maksatlarla kullanılması câizdir. Ölü hayvan derisinin tabaklanma ile temizleneceğine dair Mâlikî mezhebinde başka bir görüşün bulunması yanında Ahmed b. Hanbel’den, diri iken temiz sayılan ölü hayvanların derisinin bu hükme tâbi olacağına dair bir görüş rivayet edilmiştir. Bazı Hanbelî âlimleri ise yalnız eti yenen hayvanların derisinin tabaklanma ile temiz olacağını belirtmişlerdir.
Derinin temizlenmesinde önemli bir işlem olan tabaklama konusu üzerinde fakihlerin titizlikle durdukları görülmektedir. Fıkıh âlimleri, tabaklamanın derinin nemini kurutucu, kirini temizleyici ve kokusunu giderici mahiyette olması gerektiğini ittifakla belirtirler. Bazı fakihler, bu işlem sırasında kullanılan malzemelerin de temiz olması üzerinde durur ve zamanın tabaklama tekniğine uygun olarak kullanılan ancak dinen pis sayılan bazı maddelerle yapılan temizliği geçerli saymazlar. İslâm hukukçularının çoğunluğu ise böyle bir şart aramazlar. Fakihlerin bu konudaki içtihadlarının dönemlerindeki teknik ve kimyevî imkânlardan etkilendiği muhakkaktır. Genel olarak kiri, nemi ve kokuyu gideren her türlü tabaklama işleminin yeterli olduğu kabul edilir.
Dinen temiz sayılan ve kullanılmasına izin verilen deriler hukukî değeri olan (mütekavvim) bir mal sayılır ve İslâm hukukunun genel prensipleri çerçevesinde her türlü hukukî işleme konu olur. Aynı şekilde mütekavvim mal olması dolayısıyla deri gasp, itlâf, hırsızlık gibi haksız fiillere karşı da korunmuştur. Gasbedildiğinde gasıbın mevcutsa deriyi iade, değilse tazmin borcu doğar; çalınması durumunda değeri nisab miktarına ulaşmışsa hırsızlık için öngörülen ceza uygulanır. Derinin temizliği ve kullanımı ile ilgili olarak ortaya koydukları hükümler çerçevesinde mezheplere göre hangi tür derinin mütekavvim sayılacağını ve hangi hükümlerin uygulanacağını tespit etmek mümkündür.
Türkler’de Dericilik
Bütün Türk topluluklarında deri işçiliği ilerlemiş bir sanayi dalı olarak görülmektedir. Büyük bir ihtiyaç şeklinde ortaya çıkan deri kullanımı, dericiliğin yanı sıra hayvancılığın da gelişip yaygınlaşmasına yol açmıştır. Hayvancılıkla uğraşan eski Türk topluluklarının giyim eşyası yün, deri ve kürk mâmullerinden oluşmaktaydı. Orta Asya Türkleri’nin özellikle atlı yolculuğa çıkacakları zaman deri pantolon giydikleri bilinmektedir; bu durum, hayatlarının büyük kısmı at sırtında geçen Türkler için deri ve deri işçiliğinin önemini gösterir.
Deri ve deri mâmulleri üretim tekniğinin ileri bir seviyeye ulaştığı Ortaçağ İslâm dünyasının çarşılarında bu tür eşyanın sergilendiği birçok dükkân bulunurdu. Elbise, ayakkabı ve tulum gibi şeylerin yanında derinin en çok kullanıldığı alanlardan biri de ciltçilikti.
XIV-XVI. yüzyıllarda mücellitlerin deri ve kösele kitap kapaklarına işledikleri motifler, ciltçilik sanatının ulaştığı noktayı göstermesi bakımından önemlidir. İslâm âleminde kitabın kutsal sayılması ciltçiliğe özel bir değer verilmesini sağlamış ve bu sanat hemen hemen bütün İslâm devletlerinde en ileri seviyeye ulaşmıştır. Cilt işlerinde özellikle müslüman Türkler çok başarılı olmuşlar ve bu mesleğe tutku derecesinde bir sevgi beslemişlerdir. Halen kütüphanelerde bulunan binlerce kitabın arasında ciltsizlerin çok az olması bu sevginin bir delilidir. Öte yandan derinin kâğıt imalinde de önemli bir yere sahip bulunduğu bilinmekte, kâğıtçıların koyun derisinden “kâğıt mayası” adı verilen bir sıvı elde ettikleri ve bununla yaptıkları kâğıtların daha dayanıklı ve sağlam olduğu, 14 Rebîülevvel 1224 (29 Nisan 1809) tarihli bir belgeden öğrenilmektedir.
Çeşitli araştırmalar, Anadolu’da debbağlık ve deri işçiliğinin ilk gelişen meslek ve bunu başlatan kişinin de Ahî teşkilâtının kurucusu Ahî Evran olduğunu göstermektedir. Ahî Evran’ın debbağ olmasından dolayı debbağlık, ayakkabıcılık ve saraçlık ahî teşkilâtının bünyesinde önem kazanmıştı. Debbağlar, Ahîlik gelenekleri sayesinde diğer esnaf loncaları üzerinde nüfuz sahibi idiler ve Anadolu debbağlarının pîri sayılan Ahî Evran’ın Kırşehir’deki zâviyedârı bütün esnaf loncalarının ahî babası olarak kabul edilmekteydi.
Selçuklular zamanında Diyarbekir ve Kastamonu, Anadolu deri sanayiinin merkezi durumundaydı. Beylikler döneminde ise sepicilikte kullanılan mazının ve özellikle derinin ihraç malları arasında yer alması dericiliğin bu devirde de ileri seviyede olduğunu göstermektedir. Anadolu’da Moğol istilâsının ardından gerileyen deri sanayii Osmanlı döneminde yeniden canlanarak Avrupa dericiliğinin gelişmesine zemin hazırlamıştır.
Orta-Avrupa devletleri, ileri deri teknolojisini Türkler vasıtasıyla tanıdıklarından bunları hep Türk işi saymışlardır. Özellikle hayvancılığa uygun Macar topraklarında Osmanlı deri sanatı yerli halk tarafından hemen benimsenmiş ve debbağhânelerde geniş uygulama alanı bulduğu gibi XVII. yüzyılda Fransa kralının daveti üzerine Paris’e giden Macar debbağ ustalarınca Fransa’ya da yayılmıştır.
Osmanlılar’ın ilk devirlerinde hayvancılıkla uğraşan göçebe Türk aşiretlerinin sepicilik, deri eşya ürünlerinin sergilenmesi ve pazar temini gibi meseleleri, bunların şehir merkezlerine yakın yerlere iskân edilmelerini zorunlu kılmıştır. Böylece aşiretler ekonomik açıdan şehir halkıyla bütünlük oluşturmuş bunun sonucunda debbağlık ve deri eşya imalâtı şehirlerde süratle gelişerek pek çok Avrupa ülkesinin yüksek ücret karşılığında satın aldığı en iyi kalite ürünleri imal edecek düzeye çıkmıştır.
Osmanlı Türkleri’nde büyük gelişme gösteren dericilik XV ve XVI. yüzyıllarda kasabalara kadar yayılarak diğer esnaf kollarının arasında önemli bir yere sahip oldu ve özellikle İstanbul, Edirne, Kayseri, Ankara, Bursa, Manisa, Tokat ve Konya gibi şehirlerin ticarî hayatına canlılık getirdi.
XVI. yüzyılda Pierre Belon Türk dericiliğini ve deri işlemeciliğini överken Avrupa’daki dericilikten “yamacılık” şeklinde bahsetmektedir.
Joseph Pitton de Tournefort ise Türk terliklerinin bile kendi ayakkabılarından daha temiz dikildiğini, basit yüzlü olmakla birlikte özellikle İstanbul’da yapılanların uzun zaman dayandığını ve burada Doğu Akdeniz’in en iyi ve en hafif derisinin kullanıldığını kaydetmektedir. Aynı şekilde Tavernier Diyarbekir’de kırmızı, Musul’da sarı ve Urfa’da siyah maroken üretildiğini, bunların en güzellerine ise XV. yüzyılın ortalarından itibaren kalabalık derici esnafının toplandığı merkezlerden biri olan Tokat’ta rastlandığını söylemektedir. 1660’ta Diyarbekir’i ziyaret eden M. Poullet de Anadolu’ya gelen İranlı, Mısırlı, Kafkasyalı, Rus ve Polonyalı tüccarların buradan sahtiyan götürdüklerini yazmakta, en mükemmel deri işçiliğinin Diyarbekir’de olduğunu belirtmektedir. Manisa’da imal edilen sahtiyan ise saray ayakkabıcıları tarafından kullanıldığı gibi İstanbul piyasasında da çok rağbet görüyordu.
Şehir pazarlarındaki ham ve yarı mâmul deri alım satımı, “ehl-i hibre” denilen bir komisyon tarafından düzenlenen narha göre yapılmaktaydı. Narh, mâmullerin masrafı ile kârının hesaplanması sonucu tespit edilir ve kadı sicil defterlerine geçirilirdi. Böylece her malın kalitesine göre belirlenen fiyatlarla üretici, tüketici ve satıcı korunmaya çalışılırdı.
XVI. yüzyıldan itibaren Avrupa ülkelerinin Türk derilerine fazla itibar etmeye başlaması debbağlık sanatını önemli bir meslek haline getirdi. Debbağlar dağıtımdan aldıkları ya da bizzat değişik yerlerden getirttikleri ham derileri debbağhânelerde sepilemekte ve bunlara istenilen rengi verdikten sonra dikici esnafına satmaktaydılar. Debbağ esnafı üretimlerinin önemli bir kısmını “mîrî hizmet” olmak üzere düşük bir ücretle devlete verir, ancak devletin ihtiyacını karşıladıktan sonra elinde kalanı piyasaya sürebilirdi. Debbağlar, derinin savaş malzemesi olması bakımından öncelikle tersane, cebehâne, tophâne ve mehterhâne gibi askerî kuruluşların ihtiyaçlarını karşılamak zorunda idiler. Deri fiyatlarının genelde sabit olmasına rağmen kış şartlarının ulaşımı zorlaştırması, ham derinin yeterli miktarda elde edilememesi, ürünlerin muhtekirler tarafından depolanması veya gizlice ihraç edilmesi gibi bazı hallerde iki üç misline çıktığı görülmekteydi.
Tekel (yed-i vâhid) sistemi içinde bulunan ve stratejik malzeme olan deri ancak devlet müsaadesiyle yurt dışına çıkarılabilir, izin almadan çıkaranlar şiddetle cezalandırılırdı. Dericilikle uğraşan kişilerin nizamlara uymadıkları ve üretimde hile yaptıkları görüldüğünde esnaf yöneticileriyle devlet temsilcileri bir araya gelerek ilgili şahısları ikaz, tekdir veya te’dip ederlerdi. Kanunsuz fiilin tekrarı halinde suçu işleyen esnaf müslüman ise hapsedilir, gayri müslim ise küreğe konur, ayrıca kendisine meslekten el çektirme cezası uygulanırdı.
Debbağlar XVIII. yüzyılın ikinci yarısında sanatlarının zirvesine çıkmışlardı ve zenginlik açısından diğer esnaftan üstün idiler. Her biri iki üç katlı yüksek binalarda faaliyet gösteren debbağhânelerde, bir ustanın idaresinde çırak ve kalfalardan oluşan en az on beş yirmi kişilik işçi grubu çalışır, her debbağhânenin su ile işleyen ve palamut öğütmeye yarayan bir değirmeni ile bostan kuyusu gibi kuyuları olurdu. Deriler önce bol suda iyice yıkanır, arkasından kireç kuyularına yatırılırdı. Bir müddet burada kaldıktan sonra “kaveleta” denilen özel bir bıçakla kirecin yaktığı kıllar ve yağ, et gibi kalıntılar kazınır, daha sonra deriler aralarına mazı, palamut veya güvercin, tavuk ve köpek dışkısı ufalanarak üst üste serilip bir müddet bekletildikten sonra tekrar kaveleta ile temizlenirdi. Bu işlem derinin istenilen kaliteye ulaşmasına kadar devam ederdi. En sonunda kösele, sahtiyan meşin, maroken gibi işlenmiş deri haline getirilen ham deriler, kırılmalarını önlemek ve rahat kullanılmalarını temin etmek amacıyla don yağı, kuyruk yağı veya balık yağı ile yağlanarak yumuşatıldıktan sonra piyasanın istediği renklere boyanarak satışa sunulurdu.
Debbağhâneler şehir ve kasabaların dışında, deniz kıyısı veya akarsuların yerleşim alanından çıktığı kesimlerde inşa edilirdi. Fakat zamanla şehir ve kasabaların gelişip büyümesi sonucu debbağhânelerin mahalle aralarında kalması hayatı olumsuz yönde etkiledi ve pis koku ile atık maddelerin insan sağlığını tehdit eder hale gelmesi üzerine 1838 yılında bir karantina nizamnâmesi yayımlanarak debbağhâne çevrelerinin ağaçlandırılması veya bu kuruluşların tamamen şehir dışına çıkarılması hükmü getirildi.
Osmanlı dericiliğinin her devirde en ileri ve gelişmiş merkezi İstanbul olmuştur. Evliya Çelebi’nin bildirdiğine göre İstanbul’da XVII. yüzyılda başlıcaları Kazlıçeşme, Kasımpaşa ve Üsküdar’da olmak üzere 700 kadar debbağhâne mevcuttu. Buradaki deriye dayalı üretim tüketimi karşılamadığından gerek Rumeli gerekse Anadolu’nun önemli dericilik merkezi şehirlerinden ham ve işlenmiş deriler tüccarlar vasıtasıyla İstanbul’a getirilirdi. Debbağ esnafı yöneticileri, ham derileri “lonca yeri” tabir edilen mahalde esnafın tezgâh ve alet kapasitesine göre dağıtırdı. Tuzlanmış ve kurutulmuş olarak gelen ham deriler debbağlara, sepilenmiş deriler ise çoğunluğu Mercan Çarşısı’nda bulunan dikici esnafına satılırdı.
Tanzimat’tan sonra Osmanlı deri sanayiinde büyük bir gerileme oldu. Başlangıçta mezbahalarda kesilen hayvanların postlarını olduğu gibi alan debbağ esnafı bunların yün ve kıllarını keçeci, külâhçı ve yorgancılara satarak gelir sağlardı. Debbağların tekel ve gedik sisteminin kaldırılmasından sonra bu imkândan mahrum kalmaları, yabancı tüccarların ham derileri yüksek fiyatla toplayıp dışarıya götürmeleri sebebiyle işleyecek deri bulamamaları, bulduklarını ise artan fiyatları yüzünden satın alamamaları gittikçe fakirleşmelerine ve bu sanatın gerilemesine yol açtı.
Öte yandan Avrupa’da her zanaat dalında olduğu gibi debbağlığın da makineleşmesi ve Osmanlılar’ın bu gelişmeye ayak uyduramaması gerilemeyi hızlandırdı. Avrupa ile rekabete dayanamayan debbağları bir araya getirmek ve deri sanayiini geliştirmek için 1864 yılında bir ıslah komisyonu kuruldu. Bu komisyon gedik imtiyazının yine eskisi gibi devam etmesine ve debbağ esnafının ayrı ayrı çalışmayıp birleşerek bir ortaklık kurmasına karar verdi. Eylül 1866’da 11 altın sermaye ile kurulan ve otuz maddelik bir nizamnâme ile işe başlayan Şirket-i Debbâğıyye Avrupa standartlarına uygun üretime geçti ve Türk dericiliğinin itibarını arttırdı; hatta devrin devlet adamları şirketin gelişmesine yardımcı olmak için hisse senetlerinden satın aldılar. Ancak gedik imtiyazının muhafaza edilememesi işlerin bozulmasına ve kısa sürede şirketin dağılmasına sebep oldu; bunun üzerine sanatını icra etmek isteyen eski ortaklardan birçoğu yine şahsî debbağhânelerini kurdular.
XIX. yüzyıl ortalarına kadar eski usullerle üretim yapan İstanbul dışındaki debbağhâneler yanında özellikle 1850’lerde Sakız, Sisam, Midilli, Edremit ve İzmir yöresinde küçük fabrikalar ve işletmeler de açılmıştır. Ancak genel olarak yeni teknik gelişmeleri takip edemeyen Türk dericiliği iç piyasaya yönelik küçük işletmeler olarak kalmıştır. Bu arada II. Mahmud devrinde kurulan Beykoz’daki deri fabrikası da faaliyetini sürdürdü ve Cumhuriyet döneminde Sümerbank’a bağlı bir devlet müessesesi olarak üretimde önemli bir yere sahip oldu. Öte yandan İstanbul’da yeni açılan fabrika ve işletmeler eski debbağhânelerin yer aldığı Kazlıçeşme’de toplandı. Fakat zamanla şehir içinde kalan bu semtte gayri sıhhî şartlar altında çalışan debbağhâneler günümüzde Aydınlıköy’deki yeni modern tesislerine kavuştu.
Yüzyıllar boyunca Osmanlı dericiliğinin ana merkezlerinin başında gelen Kazlıçeşme bugün bir gezinti ve park yeri haline getirilmektedir. Cumhuriyet döneminde Türk dericiliği 1950’lerden itibaren ve özellikle 1970’ten sonra önemli gelişmeler gösterdi. Deri ve deri mâmullerini modern ihtiyaçlara göre üreten, ihracata yönelik çalışan büyük iş yerleri kuruldu. Bugün kaliteli bir işçilikle üretilen deri giyim sanayi eşyaları ihracatta önemli bir paya sahiptir.
https://islamansiklopedisi.org.tr/deri
Çeşitli yöntemlerle işlenen hayvan derileri, yazı malzemesi olarak milâttan önce III. binyıldan milâttan sonra VI ve VII. yüzyıllara kadar kullanılmıştır. Mısır’da eski krallık döneminden (m.ö. 2778-2413) kalan örnekler yanında en eski matematik metinlerinden biri deri üzerine yazılmıştır. Derinin asıl kullanımı yeni krallık zamanında (m.ö. 1580-1085) artmış, XVIII. sülâle döneminde (m.ö. 1580-1320) kanun metinleri kırk kadar deri rulo üzerine yazılmış, Kopt devrinde de deri kullanımı devam etmiştir. Filolojik ve arkeolojik belgelerden Mezopotamya’da da derinin yazı malzemesi olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. Milâttan önce VI-II. yüzyıllar arasında özellikle resmî belgeler deri üzerine yazılmıştır. Bu filolojik belgeler dışında Asur kabartmalarında derinin Mezopotamya’da yazı malzemesi olarak kullanılışı tasvir edilmiştir.
Ârâmîler’in, milâttan önce VIII. yüzyıldan itibaren Mezopotamya’da yerleşince özellikle siyasî ve günlük belgeleri deri üzerine yazmayı tercih ettikleri, Suriye ve Filistin’de derinin yazı malzemesi olarak kullanıldığı bilinmektedir. İbrânîler (m.ö. 1020-930), kutsal kitaplarını ve dini esas alan metinleri (thora) dikerek birbirine ekledikleri deriler üzerine yazıp rulolar haline getirmişlerdir. Milâttan önce 200-63 yılları arasında yazıldığı sanılan ve Tevrat’ın Eski Yunanca’ya çevrilmesini anlatan Aristeas’ın mektubundan İbrânîler’in dinî metinlerinin deriler üzerine altın yaldızla yazıldığı anlaşılmaktadır.
Persler de deriyi yazı malzemesi olarak benimsemiştir. Kyros’un, kardeşi Artakserkses Mnemon’a karşı gerçekleştirdiği sefere katılan (m.ö. 401) ve İran sarayında on yedi yıl kalan Yunan hekimi Knidoslu Ktesios’un verdiği bilgiye göre Persler kendi kroniklerini deri malzeme üzerine yazmış ve bunlara “krallık derileri” (basilikai diphterai) adını vermiştir. Sicilyalı Diodoros’a göre Ptolemaios III Euergetes zamanında (m.ö. 246-221) bunların çevirisi inek derisi üzerine altın harflerle yazılmıştır. Önceleri kil tableti benimseyen Persler, Darius Hystaspis devrinde deri üzerine yazdıkları belgelerle arşivlerini kurmuştur. Nemli bir iklime sahip olan Anadolu’da deri buluntularına rastlanmamıştır. Ancak Kapadokya metinlerinde deri üzerine yazan kâtiplerden, Hititler ve sonrasında Anadolu’da deri üzerine yazılmış metinlerden bahsedilmektedir.
Eski Yunanlılar deriyi yazı aracı olarak erken dönemlerden itibaren kullanmıştır. Spartalılar politik mektuplarını deri üzerine yazıyor, “skutale” denilen ağacı sopalara sararak rulo yapıyorlardı. Plutaskhos’a ve diğer kaynaklara göre mesajlar bu şekilde gönderilirdi. Tapınak arşivlerinde Apollon’un sözlerini içeren deriye yazılmış metinler vardı. Epimenides’in kehanet metinleri, Euripides’in Kleisthenes adlı eseri, Demosthenes’in eserleri, Menandros’un Dyscolus adlı komedisi gibi pek çok metin deri üzerine yazılmıştır. Eskiçağ’a ait birçok önemli eser kuru iklimi sebebiyle Mısır’da bulunmuştur. Eski Yunan döneminde de koyun ve keçi derileri ham veya pek işlenmemiş olarak ve tek tarafına yazılarak Anadolu’da kullanılıyordu. İyonyalılar, Heredotos zamanında deriye “diphtera” diyorlar, bunu her çeşit yazı malzemesi, hatta papirüs için de kullanıyorlardı.
Helenistik devir, deriden yapılan yazı malzemesinin “pergamen” adını alması ve derilerin iyice işlenerek her iki yüzüne de yazılması açısından bir dönüm noktasıdır. İskenderiye Kütüphanesi ile yeni kurulacak olan Bergama Kütüphanesi arasındaki rekabet derinin Bergama’da geliştirilmesine sebep olmuştur. Plinius’a göre Mısır Kralı Ptolemaios VI. Philometor’un (m.ö. 181-145) Bergama’ya papirüs ihracını yasaklaması üzerine Bergama Kütüphanesi’nin ihtiyacı olan kitaplar için deri malzeme tekniği geliştirilmiştir. Böylece deri yazı malzemesi Bergama’da Kral II. Eumenes zamanında (m.ö. 197-160) bu şehrin adından dolayı “pergament” adını almış, Batı dillerinde parşömen kelimesiyle ifade edilmiştir.
Değerli ve ince parşömen elde etmek için dana veya buzağı derisi tercih edilirdi. Pergamentin kalitesi derinin yapımı, homojen oluşu, rengi, kalınlığı ve mürekkebi alışına bağlıdır. İyi pergament dayanıklıdır ve pek sararmaz. Önce derinin dış tabakası “epidermis” ve “dermis” çıkartılır, ortadaki “corium” alınır. Dıştaki tüylü kısım kireç, idrar ve ağaç külleriyle karıştırılmış su ile çıkartılır. İçteki kısım sönmemiş kireçte birkaç gün bekletilerek bıçakla kazınır. Tezgâhta gerilen derinin yüzeyindeki pürüzler sünger taşı ile düzleştirilir ve cilâlanır, ardından pudra haline getirilmiş kireç taşı sürülür. İşlenen ve cilâlanan parşömen tabakası dikdörtgen yapraklar halinde (hartia, fulla, folia) kesilerek biçimlendirilir. Daha dayanıklı olan tüylü yüzün üzeri kör bir bıçakla işaretlenir. Her iki yüzde marjlar belirlenir. Dört yaprak alınarak ikiye katlanır, bunlardan birine “diploma” denir. Katlanmış ve bir araya getirilmiş dört yaprak bir defter (quaternio, tetras, tetradion) meydana getirir. Bu katlamalar sonunda “paginae” adını alan daha küçük sekiz yapraklı bir kitap oluşur. Yapraklar bir defa katlanırsa “folio”, iki defa katlanırsa “quarto”, dört defa katlanırsa “octavo” ve on iki defa katlanırsa “duodecimo” adını alır. Edebî eserler eni ve yüksekliği eşit olan quarto boydadır. En çok kullanılan ise sekiz yapraklıdır. Dikilmiş olan kitap artık “volumen”dir. Bir sayfada iki-dört sütun bulunur. Yapraklar harflenir ve oluşan defterler numaralanır. Derinin kireçle işlenerek parşömene dönüştürülmesi işi Mısır’ın Araplar tarafından fethinden sonra İtalya ve İspanya yolu ile Avrupa’ya geçmiştir.
Parşömenin üzerine önceden yazılmış metinlerin silinerek yenilerinin yazılması işlemine “çift kullanım” (palimpsestum) denir. Parşömen çakı ile kazınarak silinir, is mürekkebiyle yazılan yazı kaybolur ve yenisi yazılır. Ekonomi amacıyla yapılan bu işlem parşömen üzerindeki klasik eserlerin silinerek yerine Ortaçağ’ın dinî metinlerinin yazılması sonucunu doğurmuştur.
Papirüs ve parşömen, ruloların etrafında birkaç defa deri şeritler dolanarak tutturuluyordu. Bu şeritlerde delik ve düğmeler vardı. Rulolar sarı veya erguvan renkli parşömen kılıfa konuyordu ve bu kılıflara “diphtera, phainolus, membrana, rubra membrana” gibi adlar veriliyordu. Bu kutular altın ve gümüş “gemma”lar, oyma ve kakmalarla süslüydü. Sonraları kodeksler de pahalı ve süslü kutulara yerleştirilmeye başlanmış, bütün bunlar kitap şekli, ciltçilik gibi konularda parşömen kitap için başlangıç olmuştur.
Helenistik devirde yetmiş iki bilgin tarafından İbrânîce’den Eski Yunanca’ya pek çok eser çevrilmiştir. Ahd-i Atîk de bunlar arasındadır. Papirüs üzerindeki eserler de parşömene geçirilmiştir. Yukarı Fırat bölgesinde Dura Europos’ta (Salâhiye) milâttan önce 196-190 yılları arasına tarihlenen, Selevkoslar (Seleucos) dönemine ait parşömen üzerine yazılmış belgeler bulunmuştur. Koyun ve keçi derisinden yapılmış, ince ve pürüzsüz bu parşömenler arşiv niteliğinde belgeler olup yörenin kuru iklimi sayesinde günümüze ulaşabilmiştir. Selevkos Devleti’nin Grek-Suriye hukuku, Selevkoslar’ın devlet yönetim sistemi, ekonomisi konularında bilgi veren bu belgeler deri bağlarla tutturularak kitap şekli verilmiştir.
Roma döneminin ilk zamanlarında yazılar pek işlenmemiş deri malzeme üzerine yazılıyordu. Etrüskler milâttan önce X ve VIII. yüzyıllarda deriyi yazı malzemesi olarak kullanmıştır. Milâttan önce II. yüzyılın ilk yarısında Aristarkhos, İskenderiye’den Roma’ya papirüsü getirdiği sırada meslektaşı Malloslu Krathes de Bergama’dan inceltip geliştirdikleri parşömeni Roma’ya taşımıştır. Parşömen önceleri papirüsün yanında az kullanılırken milâttan sonra III. yüzyıldan itibaren ve özellikle IV. yüzyılda kullanımı artmış ve giderek papirüsün yerine geçmiştir.
Parşömen Roma’da I. yüzyıldan itibaren yazı aracı olarak kullanılmaya başlanmış, her iki yüzüne yazılabilmesi, ucuz ve açık renkli oluşu, okuma kolaylığı gibi sebeplerle Roma İmparatorluğu içinde kısa zamanda yayılmış, Hıristiyanlık ile bütün Avrupa’da yaygınlaşmış, dualar, ritüeller ve dinî eğitime ilişkin metinler onun üzerine yazılmıştır. Daha önce papirüs üzerine yazılmış olan metinler sağlam olan parşömene aktarılmıştır. İmparator Konstantinos (m.s. 324-337), saray kütüphanesinde bulunan Homeros’un şiirlerini altın yaldızlı harflerle deri üzerine yazdırmış, İstanbul’da inşa ettirdiği kilisenin kütüphanesindeki yazıların kopyalarını da parşömene yazdırarak güvence altına almıştır.
IV. yüzyıldan itibaren papirüs yazmalar parşömene geçirilmiştir. Deri, üzerine yazıldıktan sonra yapraklar bir arada tutturularak kitap şekli (kodeks) verilmiş, rulo yerine kodeks şeklini almış olan bu ciltler milâttan sonra II-IV. yüzyıllar arasında kullanılmıştır. Gittikçe artan lüks merakı ile parşömen kitaplar altın yaldız ve mücevherler, minyatür, resim ve portrelerle süslenmiştir.
İslâm dünyasında kâğıt üretimi yapan ilk tesis 178 (794-95) yılında Bağdat’ta kurulmuş, bu tarihe kadar yazı malzemesi olarak parşömen kullanılmıştır. İslâm’ın doğuşu sırasında Mekke ve Medine’de deri tabakçılığının varlığı bilinmektedir. Hz. Peygamber’in hayatıyla ilgili kaynak eserlerde yazı malzemesi olarak safran ve gül suyu ile boyanmış, inceltilmiş, terbiye edilmiş derinin (parşömen, rak) kullanıldığı, özellikle vahiy ve mektupların dayanıklı ve kalıcı olması sebebiyle parşömen üzerine yazılmasının Peygamber tarafından öğütlendiği, Halife Osman zamanında çoğaltılan mushafların da parşömen üzerine yazıldığı belirtilmektedir. Sonraki dönemlerde ilim ve sanat hayatında görülen canlanma ve yazılı kültürün gelişmesine paralel biçimde parşömen kullanımı yaygınlaşmıştır. Günümüzde, Hz. Osman dönemine ait olduğu ileri sürülen mushaf nüshaları dışında en erken yazmalar VIII. yüzyıla tarihlenen örneklerdir.
Tarihleri kesin olarak bilinen İslâm el yazmaları IX. yüzyılın ortalarında yatay formatta parşömen üzerine kûfî hatla yazılmıştır. Şam Valisi Emâcûr için istinsah edilen 870-878 tarihli mushaf (TİEM, nr. SE 5463) günümüze ulaşmış ve parşömen üzerine yazılmış ilk örneklerdendir.
https://islamansiklopedisi.org.tr/parsomen






































